|
"Kim Allah'tan Korkarsa (Takvaya Sığınır), Allah Ona Bir Çıkış Yolu İhsan Eder." (Talâk, 65/2)
Takva; bizim anlayışımıza göre şeriat-ı garrânın prensipleri yanında şeriat-ı fıtriyyenin kanunlarına uymak demektir. Bunlardan birincisi enfüsî takva ise, diğerine âfâkî takva diyebiliriz ki, bu ikisini birbirinden ayırmak kat'iyen doğru değildir. Yalnız böyle bir takvayı yakalayabilmek o kadar da kolay olmasa gerek... İsterseniz bahse konu ayet-i kerimeyi tekrar ele alalım: Kur'ân "Vemen yette'k-illah" cümlesinde konuyu "ittika" fiili ile anlatıyor. Bu fiil "iftial" babındandır. Bu babın en önemli hususiyeti ise, mütâvaattır. Yani fiilin kabullenilmesi ve münfailin tabiatı, bir yanı bir derinliği haline gelmesi manalarını ifade ediyor. Evet burada anlatılmak istenen, takvanın fıtratın bir buudu, insan tabiatının bir derinliği hâline getirilmesidir. Yani takva ile oturmak, takva ile kalkmak, takva derinlikli yaşamak; hasılı kainatı takva derinliği içerisinde hallaç edip takvalaşmak demektir. Evet, işte elde edilmesi çok zor görünen bu ufuk noktayı hedefleyerek Kur'ân diyor ki: " kim böyle bir takva zirvesine çıkarsa, Allah ona mutlaka bir çıkış yolu ihsan eder." Çıkış yolu tabiri biz, bir yere sıkışıp kalmış, oradan çıkmak ve kurtulmak isteyen, bunun için çırpınıp duran bir insan imajı veriyor. Evet bu insan düştüğü sıkışık o mekandan kurtulmak için, sebepler adına her şeyi yapıyor, müracaat etmedik hiçbir şey bırakmıyor; ama bir türlü de kurtulamıyor. Ve işte tam bu kertede, Müsebbibu'l-Esbab olan Allah'a sığınıyor; O da hemen imdada yetişiyor. Zaten Allah'ın (cc) ayet-i kerimede "hurûc"u bizâtihi kendine isnadı da bu sürpriz inayeti ihsas ediyor. Zira "mahrecen" bir yönüyle masdar-ı mîmîdir ki çıkarmak demektir; diğer yönüyle de ism-i mekandır; çıkarılacak yer demek. Öyleyse bu çıkış, bu çıkarma, âdiyattan değildir; değildir ve harikuladelikler kuşağında cereyan eden ve sırf Allah'a isnad edilebilecek bir olaydır. Aslında kainatta cereyan eden her hâdise bir manada harikuladedir ama ülfet ve ünsiyet gözlerimizi kör ettiğinden sebep-netice münasebetlerini göz önünde bulundurarak etrafımızdaki olaylara bakamıyor ve doğru değerlendirmeler yapamıyoruz. Evet, her zaman sebep-netice arasında ince bir münasebet vardır ama o sebebin, o neticeyi doğurması mümkün değildir. Aslında -Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımı ile- insanın yeme-içme gibi ef'al-i ihtiyariyesi içinde cereyan eden hâdiselerin ancak pek azı insana verilebilir. Mesela, insan ağzına koyacağı bir lokma ekmeğin, sadece ekmek haline gelinceye kadar geçirdiği safhalarda insanın müdahele hissesi mukayese edilecek olsa hakikat kendi kendine açığa çıkacaktır. Evet, buğdayı insan ekmiştir, o biçmiştir, o öğütmüştür, o pişirmiştir ama toprağı Allah yaratmasaydı, güneşi meydana getirmeseydi, yağmur göndermeseydi.... vs. insan ekmek yiyebilir miydi? Diyelim ekmek oldu; O el vermeseydi, ağız vermeseydi, diş vermeseydi insan onu yiyebilir miydi? İşte kainatta cereyan eden her olaya da bu açıdan bakmak gerekir. Ta ki ülfet ve ünsiyet gözlerimizi kör etmesin; etmesin de her icraatta O'nun damgasını, O'nun mührünü görebilelim ve imanın zevk-i ledünnisini tadabilelim. Hasılı haramları terkeder, farzları kemal-i hassasiyetle yerine getirir, elden geldiğince şüpheli şeylerden sakınır hatta mübahları bile titizlikle değerlendirir; "âdetullah", "sünnetullah" veya "şeriat-ı fıtriyye" diyebileceğimiz kudret ve meşietin düsturlarına da riayet ederse, Allah o kimseyi içine düştüğü çeşitli ölçek ve derinlikteki sıkıntılardan kurtarır ve onu hesapları aşkın eltâf-ı sübhaniyesiyle iltifatlandırır.. iltifatlandırır, dünyada kirli yaşamaktan, ölürken ölümün elem, ızdırap ve vahşetinden, ötede de kıyametin şiddetinden halas eder.
İlgili Yazılar:
|